HALK KONFERANSLARI

Günümüzde yeni yeni yerini alan psikoterapi kavramları geçmişimizde, Doğu kültüründe de vardır. O zamandaki davranış kalıpları ‘huy,mizaç’ adını alarak açıklanırdı. Bugünkü psikoloji kuramlarının başında gelen psikanaliz kuramındaki insanın iki temel içgüdüsü olan cinsellik ve saldırganlık dürtülerini yüz yıllar öncesinde Nasreddin Tusi kitaplarında Şehvet ve Gazap olarak açıklar. Şehvet duygusu; insanın doğumundan ölümüne kadar yaşadığı her türlü yaşam enerjisini içeren faaliyetlerimizin adıdır. Freud’un libido kavramına benzer bir tanımdır. Gazap duygusu; insanın içindeki saldırganlık ve yok etme duygusudur. Ancak bu duygu Şecaate dönüşürse sağlıklı bir şekilde bu insanı ölmesi gereken yerde ölebilecek, savaşabilecek ve kendini koruyabilecek bir duygu haline gelir. Bu da yine Freud’un saldırganlık dürtüsüne benzer bir kavram ancak buradaki farkı kişinin isterse bu durumu sağlıklı şekilde yaşayabileceği, kişiye gerekli durumlarda o kuvvetin verilmiş olduğudur.

Beynimizde ilk gelişen bölgelerimiz amigdala, talamustur. Hayatta kalma iç güdüsüyle hareket edilir. Daha sonra korteks gelişir ve düşünce aktifleşir. Bunlara biyolojimizde var olan kısımlar olarak baktığımızda benliğimizi oluşturan bir diğer etken de: çevre faktörüdür. Benlik kavramımızı oluştururken, doğumdan sonra bakım veren kişinin bakışları  ilk on iki ay çok önemlidir. Bakım verenin sevecen, nefretle veya ilgisiz şekilde olan bakışları üzerine ilk benlik kavramımızı daha yürümeye başlamadan ediniriz. Birinci yaştan sonra ise bakımımız hangi tutumla yapılıyorsa ikinci kendilik çekirdeğimizde burada oluşur. Kendimizi değerli veya değersiz hissetme sebeplerimiz ilk yaşlarımızda gerçekleşir ve ileriki yaşlarımızda başka insanlarda o bakışları gördüğümüzde aynı hal canlanıp aynı şekilde hissetmemize neden olur. Sevecen bir tutumla yaklaşıldığında özümüzde kendimizi değerli hisseder koşulsuz şekilde sevildiğimize inanırız, nefret içeren bir tutumla bakıldığımızda ise kendimi değersiz hisseder, sevilmeyecek biri olduğumuzu düşünürüz. İlgisiz bir tutumla büyüdüğümüzde ise ilgi görmek için bir şeyler yapmamız gerektiğini düşünerek koşullu sevilebileceğimizi düşünürüz. . Kişiliğimiz bu tutumlara göre şekil alır

0-1.5 yaş arasındaki oral dönemimizde temel güven duygusundaki eksiklik ileriki yaşlarımızda; benim kontrolüm dışındaki her yerde her şey olabilir korkusunu tetikler. Bunlar günlük hayatımıza köprü kopacak diye köprüden geçememeyi veya metrodayken vücudumu kontrol edemeyip kendimi rayların üstüne atacağım diye düşünerek metrolardan uzak kalmak şeklinde karşımıza çıkabilir. Veya tam tersi şekilde ihtiyaçlarımızın gereğinden fazla aşırı şekilde karşılanması ileriki yaşlarımızda bağımlı kişilik örüntüsü geliştirilmesine sebep olabilir. Günlük hayatımızda çevreleri tarafından aynı bir bebek gibi her şeylerini yapmak zorunda hissedilen( yedirilmeli, gezdirilmeli vs) hayata dair pasif kişiler olarak karşımıza çıkarlar. İhtiyacımızın yeteri kadar karşılanması durumunda, normal kişilik örüntüsü geliştirilir.

Çocukluk döneminde ise çocuk ailesine göre şekillenir. Bu dönemde çocuk kendiliğinden değil de eyleminden dolayı değer görüyorsa; değerli hissetmeyi başkalarının beklentilerini gerçekleştirerek elde edeceğini düşünür. Ayrıca ailenin yapısı nasılsa çocuk ona göre paranoid, şizotipal, şizoid, narsistik, borderline, antisosyal, çekimser, obsesif kompulsif, pasif agresif gibi on iki kişilik farklı yapısı geliştirebilir. Hepimizde farklı kimlik parçaları olur ancak merkeze birini koyarak diğerlerini fark edip onları yönetmesini sağlamak sağlıklı olandır. Farkında olmadan o kişilik örüntüsüne göre davrandığımızda günlük hayatımızda, ilişkilerimizde yaşadığımız problemler ortaya çıkıyor. Sistemdeki kişilik yapıları ne olursa olsun bir saatin içindeki dişlilerin ahenkli bir şekilde dönmesi gibi ilerliyorsa eğer burada sağlıklı bir yapıdan söz edebiliriz. Terapilerde uğraşılan şey getirilen acılar, değer yargıları değil bu sistemin ne kadar sağlıklı çalışıp çalışmadığıdır. Sağlıklı düşünebiliyor mu, sağlıklı algılayabiliyor mu, sağlıklı yorumlayabiliyor mu yoksa olayı kafasındaki hatalı şemalara mı uydurmaya çalışıyor. Dinamik psikoterapi süreçlerinde danışan ve danışman arasındaki ilişki sanki bakım veren ile çocuğun yeniden buluşması gibi bir yapının duygusal olarak yeniden işlemlenmesi şeklinde olur.

13-20 yaş arasında ise kişi kendi dünyasını kurmaya başlar ve çocuklukta aldığı her şeyi resetleyebilir, değiştirebilir. Bu dönemde ergenin bağımsızlık kazanması gerekir ki kendi kişiliğine yön verebilsin. Ergen bu dönemde özerk olduğunu hissetmeli, amaç ve sırdaş edinebilmeli ki çocukluğunda edindiği kişilik rolünü iyileştirebilecek veya devam ettirebilecek güçte olsun. Ancak bu bağımsızlık hissettirilirken aynı zamanda ergene sınırlar da konulmalı ki başkalarının hayatlarını ihlal edemeyeceklerini fark etmesi sağlansın.

Ergenlikten sonraki evrede insan dünyayı rasyonel bir şekilde sorgular. Hep gerçeği ve hakikati arar. Bulduğu şeyler kendinin aleyhine de olsa bu onu zenginleştirir. Tek yönden değil her yönden sorgulamak üzere gelişir. Bu yapıyı oturtamayan kişi hep ergen olarak kalır. Yaşamı boyunca kimlik bocalaması yaşar. Pek dikiş tutturamaz. Kimlik arayışına hep devam eder (iş, arkadaş değişiklikleriyle). Kendini ifade edemeyen gençler ise ‘Ters Kimlik’ sürecine girer, kim ne derse onun tersini yaparak var olur veya bir hastalığı varsa ‘Hasta Kimliği’ni üzerine geçirir ve kendisini hastalığıyla tanımlar.

Kimliğimiz bizi tanımlayan şey, kişiliğimiz çevremizle olan ilişkimiz, kendilik dediğimiz şey ise içsel tasarımımızdır. Kendimizi nasıl gördüğümüzdür. Eğer kendilik tasarımı kişide objektif olarak gelişmişse etrafındakilerin bakışlarından çok az etkilenir.